ANZAKLI ÖMER(I)

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu’nun görev yaptığı hastanede başından çok ilginç bir olay geçer. 23 Ekim 2010’da İstanbul’da vefat eden ve Edirnekapı Mezarlığına defnedilen Dr. Ömer Musluoğlu bakın o olayı nasıl anlatmış:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar… New York’da Medical Center Hospital’da çalışıyorum. Vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler… Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum…

Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında…

-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?” dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı… Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?

-Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. “Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”

-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi. Ben yine ısrarla:

-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım… Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?

-Evet Türk’üm… İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı… Anlatmaya başladı:

Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de… Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda… Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. “Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık… Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar… Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz… Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum.

Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya…
Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu… Dedim ki kendi kendime:

 

Ahmet AYKOL

YORUMLAR

Son Haberler