MUHASEBE...

 

Hayatınızda öyle zaman dilimleri vardır ki hiç hatrlamak istemezsiniz. Üzerine kalın betonlar atarsınız. Yerin metrelerce altına gömersiniz. O ana ait ne varsa yok etmekle mazide yaşadığınız o duygulardan kurtulacağınızı zannedersiniz... Hatta bir süre o olayla ilgili ne varsa zihninizden kovmayı başardığınızı zannedip zafer sarhoşluğu bile yaşayabilirsiniz... Öyle bir an gelir ki o duyguyu sil baştan harfiyyen yaşadığınızda mazinizi geride bırakmanın mümkün olmadığı gerçeği ile yüzyüze kalırsınız...

İşte bu durumda iki yol çıkar karşınıza. Birincisi; olayı olduğu gibi kabul edip, dünden ders almak. Hatanız varsa kabullenip aynı hataya düşmemek. İkincisi de savunma mekanizmaları geliştirip yeniden, yeniden, yeniden aynı hataları yapıp yanlışlar içinde belki de tek doğrunuzu kaybetmek...

Ben hatalarımı yanlışa dönüştürmemek adına zaman zaman albümü elime alıp dünümü gözden geçirenlerdenim. Belki de yaşımız kemale yaklaştığından, dünümü aramaya başladım bilemiyorum... Ham gönlümün pişmeye başladığını, ardından daha yanacağını zannedip oyalanıyorum işte...  Ortada bir gerçek var ki hatıralarını sevenlerdenim. Kimini gururla anlatacağım, kiminde yüzüm kızaracak, kiminde “Nasıl böyle birşey yaptım?” diyecek de olsam onlar benim dünüm...

Simit sattığım, pazarcılık yaptığım, garson, ocakçı olarak çalıştığım dünüm... Gece yarıları eve gelip, sokak lambasının ışığında ders çalıştığım dünüm... Küçük yaşta başka bir şehirde cüzdanımı kaybettiğimde bile hiç umutsuzluk yaşamadığım dünüm. Yol paramı kazanmak için gittiğim simitçi fırınında karşılıksız teklif edilen parayı hakaret olarak algıladığım dünüm. Birkaç saatlik bir çalışmayla tren bileti parasını kazanıp yanında bir de ekmek arası peynirle, bir bardak sıcak çayın hiçbir kebapçının veremeyeceği tadı verdiği dünüm...

Albümü elime alıp öylesine sayfalarını çevirirken cüzdanımı kaybettiğim zamana takılıp kaldım. Neden bir tanıdık ya da akrabamızı aramamıştım? Karşılıksız teklif edilen parayı niçin hakaret olarak algılamıştım? Birkaç saat içinde kendi evimizde olmak varken 5-6 saat çalışıp, bir o kadar da yolculuk yaparak eve gelmeye iten sebep neydi beni?... O yaşta beni böyle davranmaya mecbur kılan duygunun adını nasıl koyacaktım?...

Rahmetli dedemin ismimi koyuş hikayesiyle başlamıştı Türklük sevdam... Hele Çanakkale’de şehit düşen dedelerim için anlatılanlar, her gece gözyaşları içinde son bulan Kurtuluş Savaşı hikayeleri dimağımıza yerleşmişti. 1974 Kıbrıs Harekatı sırasında Türklüğüm zirveye çıkmıştı. “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım...” la başlayan Andımızı bir başka inanarak okutmuştu dünüm bana... İşte o dünüm başka bir şehirde, çocuk yaşta yolda kalmama rağmen karşılıksız yapılan yardımı kabul ettirmemişti. Türktüm... Doğruydum... Çalışkandım... O halde neden tanımadığım insanlara boyun bükecektim. Türk’e yakışanı yapıp çalışmalıydım. Öyle de yaptım. Yarım ekmek, bir dilim peynir, bir bardak sıcak çay ve beni eve getirecek tren biletine çalışarak sahip olmanın mutluluğunu yaşatmıştı dünüm bana... Türklüğüm, Doğruluğum ve çalışkanlığım beni yine yolda bırakmamıştı...

Son yıllarda dünya ve buna paralel olarak ülkemizde yaşanan gelişmeler oldukça düşündürücü. “Değişim” adı altında Türk Toplumu resmen dönüştürülmeye çalışılıyor. Birtakım duygularımız gasbediliyor sizin anlayacağınız. Üstelik bunu öyle ustaca yapıyorlar ki ruhumuz bile duymuyor. Karakterimiz, kişiliğimiz, kimliğimizden oluyoruz da farkında bile değiliz. Bizi biz yapan değerlerimize karşı öyle bir psikolojik savaş yürütülüyor ki fert olarak bu cenkten zaferle çıkmak oldukça zor görünüyor. Yegane çözüm galiba dünümüzde. Dünü iyi okuyup gerekli dersleri çıkararak kendimize yeni bir yol haritası belirlemezsek Türk Milletinin geleceği tehdit altındadır. En azından yolda kalanların evine varamayacağı açık. Benden hatırlatması...

 

Ahmet AYKOL
 

YORUMLAR

Son Haberler