TÜRK DURDUKÇA SÖYLENECEK

Mehmet Akif’in babası, zamanın en önemli ilim merkezi olarak kabul edilen Fatih medresesi hocalarından Tahir Efendiydi. Annesi Emine Şerife Hanım aslen Buharalı bir ailenin kızıydı. 1873 yılında babasının “Ragıyf” ismini verdiği ancak ev ve mahalle halkının bu ismi anlayamadığından Akif’e çevirdiği Mehmet Akif dünyaya geldi.

Tahsil hayatı Emir Buhâri Mahalle Mektebinde henüz dört yaşındayken başladı. Ardından Fatih iptidaisi ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitirdi. Mülkiyenin birinci kısmını bitirdikten sonra babasının vefatı ve evlerinin yanması üzerine yeni kurulan ve iş bulmanın daha kolay olduğu Mülkiye Baytar Mektebi’ne girdi. 1893 yılında tahsil hayatını okul birincisi olarak tamamlayarak hayata atıldı.

Memuriyete başladıktan sonra 1898 yılından vefatına kadar 40 yıl sürecek İsmet hanımla olan evliliğini gerçekleştirdi. Bu evlilikten üçü kız beş çocuk sahibi oldular. Akif’in memuriyet hayatı 1913 yılında istifa etmesiyle sona erdi. Geçimini bundan sonra ziraat fakültesinde edebiyat dersleri vererek sağlayacaktı.

30 Ekim 1918 yılında Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasının ardından galip devletler, niyetlerinin yalnızca Osmanlı Devletini yıkmak değil aynı zamanda Türk’ün öz yurdunu parçalamak olduğunu ortaya koydular. Türk yurdunun her tarafına saldırmaya başladılar. Savaştan son derece bitkin çıkan Türk Milleti esarete katlanamayacağını Mustafa Kemâl önderliğinde göstermiş, işgalcilere karşı il il direniş başlatmıştı. Akif bu direnişin önemini anlatmak üzere soluğu Balıkesir’de aldı. Halkı istiklalini kurtarması için düşmana karşı savaşmaya çağırdı. Bunun üzerine İstanbul hükümeti tarafından Ziraat Fakültesindeki görevine son verildi. Fakat Akif hem ders vermeye hem de halkın düşmana karşı savaşması için yazılar yazmaya devam etti. Milli mücadele ruhunun tüm Anadolu’yu kaplaması üzerine Akif de Ankara’ya geçerek Mustafa Kemâl Paşanın yanındaki yerini aldı. Kastamonu Nurullah Camiinde halka hitap edip Sevr’i kabul etmenin esareti, zilleti ve izmihlali kabul etmek olduğunu tüm çıplaklığı ile anlattı. Daha sonra bu vaaz çoğaltılarak tüm Anadolu’ya dağıtıldı. Burdur milletvekili olarak 1. TBMM’sine katıldı.

1921 yılında meclis tarafından bir milli marş yazılması için yarışma açıldı. Birinci olacak eser için 500 lira ödül konulması sebebiyle Akif bu yarışmaya katılmak istemedi. Ancak ısrarlar üzerine konulan ödülü orduya bağışlamak şartı ile teklifi kabul etti. O yıllarda Tacettin Dergahı olarak anılan evinde, 17 Şubat 1921’de İstiklâl Marşımızı yazdı. Şiiri Kahraman Ordumuza armağan etti. Şiir 12 Mart 1921 yılında TBMM’nde bulunan bütün milletvekillerinin “kabul” oyları ile İstiklâl Marşı olarak kabul edildi. Şiir o kadar çok beğenilmişti ki, meclis başkanı Hamdullah Suphi Bey şiiri birkaç defa okumak zorunda kalmıştı. Akif de şiirin artık Türk Milletine ait olduğunu söyleyip hiçbir eserinde ona yer vermedi.

Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşımızın manevi mimarlarından birisi ve İstiklâl Marşı şairi olarak tarihteki yerini almış zaferin ardından 1926 yılında gittiği Mısır’dan siroz hastası olarak 1936 yılında İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’da çok ciddi bir tedaviye başlanmış, rahat edebilmesi için Sait Halim Paşa köşküne yerleştirilmiştir. Bazı kaynaklarda ömrünün son günlerinde aç açık kaldığı iddia edilmekteyse de bu milletin İstiklâl Marşı şairini sokakta bırakmayacak kadar kadirşinas olduğu unutulmamalıdır.

Sizlere İstiklâl Marşımızın hangi şartlarda ve nasıl yazıldığını anlatmaya çalıştım. “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazılacak günleri göstermesin” deyip millet malı olduğu gerekçesiyle şairi tarafından kitaplarında yer verilmeyen bu esere hak ettiği saygıyı göstermek bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin kutsal bir vazifesidir. Daha binlerce yıl İstiklâl Marşımızın kabulünü bu topraklar üzerinde kutlamak dileğiyle.

 

Ahmet AYKOL

TÜRKAV Denizli Şube Başk.

YORUMLAR

Son Haberler