DENİZLİNİN NABZI(116)

İKİNCİ CİLD, 42. ci MEKTÛB-19

Kıymetli Yeni Olay Gazetesi okuyucularım! Süâl: Bu sözlerden, tesavvuf büyüklerinin bâtıl bir yolda bulundukları ve hakîkatin, onların keşf ve buluşlarından başka olduğu anlaşılıyor. Cevâb: Bâtıl, hiçbir hakîkate dayanmıyan şey demekdir. Hâlbuki, bu hâller ve ma’rifetler, muhabbetin fazla olmasından hâsıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hâtırlarına gelmiyor. Başka birşey görmiyorlar. İster istemez, sevmek serhoşluğu ile, üzerlerini bu hâlin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka birşey görmüyorlar. Bu hâle bâtıl denir mi? Burada bâtıl yokdur. Bunları, hak kaplamışdır. O büyükler, Allahü teâlânın sevgisine dalarak, kendilerini ve her şeyi yok etmişlerdir. Bâtıl, bunların yanına yaklaşabilir mi? Bunlar temâmen haklıdır ve hak içindirler. Yalnız görünüşü bilen âlimler, bunların hakîkatini anlayabilir mi? Görünüşde uygunsuzlukdan başka ne anlarlar? Onların büyüklüğünden ne elde edebilirler? Sözün doğrusu şudur ki, bu hâllerin ve ma’rifetlerin ötesinde, başka kemâller ve üstünlükler vardır ki, o kemâlâtın yanında bu hâller ve ma’rifetler, okyânus yanındaki bir damla su gibi kalır. Fârisî beyt tercemesi: Gök, Arşa bakınca, aşağıdır, fekat, toprağa nazaran çok yüksekdir. Yine sözümüze dönelim! Perdelerin yırtılmasında diyorlar ki, seyr-i âfâkîde nûrlu ve zulmetli perdelerin hepsi aradan kalkar. Bu fakîre göre, bu sözleri de yerinde değildir. Hattâ, temâmen başka dürlü anlıyorum. Görüyorum ki, zulmetli perdelerin kalkması için mahlûkların hepsini aşmak, ya’nî seyr-i âfâkîyi ve seyr-i enfüsîyi temâmlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de, Allahü teâlânın ismlerinde ve sıfatlarında seyr etmek lâzımdır. Ya’nî ismleri, sıfatları, şânları ve i’tibârları hiç görmemelidir. Ancak bu zemân, nûrdan perdelerin hepsi kalkarak, (Vasl-ı uryânî) hâsıl olur. Böyle olanlar pek azdır. Seyr-i âfâkîde, zulmetden olan perdelerin yarısı bile aradan kalkmaz. Nûrdan perdeler hiç kalkar mı? Perdeler çok çeşidlidir. Onun için şaşırmışlardır. Meselâ, nefsin perdelerinin zulmeti, kalbin perdelerinin zulmetinden çokdur. Zulmeti az olan perdeler, nûrânî perde gibi görünmüşdür. Görüşü keskin olanlar, zulmânî perdeyi nûrânî perde ile karışdırmaz. Zulmete nûr demez. Bu, öyle bir ni’metdir ki, dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ, büyük ihsân sâhibidir.Bu fakîri [ya’nî İmâm-ı Rabbânîyi “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”] yetişdirmek için şereflendirdikleri yolda hem cezbe, hem sülûk vardır. Latîfeleri [insanların kötü huylarından] temizlemek ve Allahü teâlânın sıfatları ile doldurmak, bir aradadır. Tasfiye [sülûk] ve tezkiye [cezbe], bu yolda berâberdir. Seyr-i enfüsîde, seyr-i âfâkî dahî yapılmış olur. Tasfiye içinde, tezkiye de hâsıl olur. Cezbe, sülûkü de hâsıl eder. Âfâk, enfüsün içinde bulunur. Fekat, latîfeleri temizlemek cezbeden önce ve tasfiye, tezkiyeden öncedir. Bu yolda, göz önünde olan enfüsdür. Âfâk değildir. Bunun için, bu yol ile çabuk varılır. Hattâ, diyebilirim ki, bu yol, elbette kavuşdurur. Kavuşdurmamak ihtimâli yokdur. Allahü teâlâdan istikâmet ve fırsat dilemek lâzımdır.Bu yol, elbette kavuşdurur dedim. Çünki, bu yolun başlangıcı cezbedir ki, elbette kavuşdurur. Sâlikleri yolda bırakan, yâ sülûk konaklarıdır veyâ sülûkü bulunmayan kuru cezbelerdir. Bu mâni’lerin ikisi de, bu yolda yokdur. Çünki, sülûk, cezbeye bağlıdır. Cezbe ile berâber, cezbenin içinde hâsıl olur. Burada, hâlis sülûk olmadığı gibi, kuru cezbe de yokdur.Devam edecek.

YORUMLAR

Son Haberler