TAZE ÜNİVERSİTELİLER

Yeni bir eğitim öğretim dönemi yaklaşıyor. Yüzbinlerce genç üniversiteli olurken yıllar boyu süren test maratonunun etkileri belli bir süre daha devam ediyor. Yıl başlamadan sıfır kilometre üniversitelilere önerilerimi bir de yazarak sunayım istedim.

Üniversite kelimesi malumunuz universitas, üniversaldan geliyor. Yani evrensel demek. Bu evrensellikle kastedilense; siyasi ve dini baskılar olmayan, bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip kurum olmaktır. (İnce bir not düşeyim: Yani öğrenciler de akademisyenler de istedikleri politik ve dini görüşte olabilirler. Ancak bunu üniversitede kullanmamalı/yansıtmamalıdırlar).

Aslına bakılırsa birinci sınıfların ilk dönem derslerine pek girmek istemem. Çünkü alışageldikleri lise düzeninden çıkıp, farklı bir ortama girmenin şaşkınlığını yaşayan bir kısım kadar “artık üniversiteliyiz, her şeyde özgürüz” fikrinde olup saygıyı es geçen, ukalalığı maharet sayanlar da var. Sınıfa ilk girdiğiniz derste ayağa kalkarak karşılayanlar da olabiliyor. Hele ki haftanın ilk dersi de sizinse. Geçen sene bölüme kaydolmuş (o)nur toplarımıza ilk derste birer kağıt dağıttım. Üstüne isterlerse isimlerini yazmadan üniversiteden ve bölümden neler beklediklerini ve bu üniversiteyi ve bölümü neden tercih ettiklerini yazmalarını istedim. Ne yazıkki “bu bölümü çok isteyerek geldim, sonunda da şu seviyeye erişmek istiyorum” sorusuna yanıt alabildiğim kağıt sayısı oldukça az idi. Genel olarak “puanım bu bölüme yettiği için” cevabı bir monta ihtiyaç varken bütçe elvermiyor diye gömlek almakla özdeş bir kabullenme midir? En ilginç yanıtlardan biri de üniversiteden beklentisi “evleneceği insanı bulmak” olan isimsiz kahramandır. Yıl boyu gözlemledim daha sonra bu öğrencileri. Daha atak, derslerle daha ilgili olanların isimlerini kağıda yazanlar olduğu da şimdilik çıkarabildiğim bir sonuç. Tabii ki o ilk güne dair kağıtlarla daha işim bitmedi.

Özellikle vizeye kadar tüm hocalar yaka silker vaziyete girmişken, tecrübelerime dayalı “hele bir vizeleri görsünler, düzelirler” tahlilim yine aynı sonucu verdi. O zamana kadar diğer hocaların yaptığı tehditler dizginleyemezken ben sadece gülümseyerek girmeye devam ettim derslerime. Bazı anlarda sabrımı zorlasalar bile. Vize sonrasında sakinleşmiş, hatta asık yüzlerin olduğu bir sınıfa girdim. O gün il günde yaptığım konuşmayı tekrarladım: “Üniversite bir öğrenmeyi öğrenme sürecidir. Şimdiye kadar bir bebek gibi beslendiniz. Her şey mama gibi karıştırılıp, harmanlanıp hazır sunuldu size. Üniversite ise bir mutfak gibidir. Neyi nasıl pişireceğinize siz karar vereceksiniz. Eksik malzemeniz varsa siz tamamlayacaksınız. Biz size bir anahtar veririz mühendislik eğitiminde. Probleme göre şekillendirerek o problemi aşmanız için. …” Bu sefer daha etkili olduğunu, arada sallanan başlarla anladım. Aslında sorun, çocukları “hele bir üniversiteyi kazanın gerisi kolay” diye güdüleyen sistemde. Hani “yata yata” geçecektik sitemi kadar, öğrencinin idrak kabiliyetine göre kaybedilen bir dönemin ileriki yıllarda okulun uzamasına yol açması da zincirleme bir reaksiyon. Hele bir de bağlayıcılık ya da kredili sistem mevcutsa. Oysa çocuklarımıza öğütlememiz gereken “düzenli bir çalışma ile üniversiteyi de çok rahatlıkla bitirebilirsin” olmalı. Tekrar üniversitede çalışma gerekliliğini vurgulamak zorunda kalmamanın bizden çok çocuklara katkısı olacağı kesin.

 

 

 

Fakülteyi tanıtma etkinlikleri kapsamında civardaki çeşitli liselere ziyaretler düzenliyoruz. Ha keza çeşitli liselerden de okulumuzu görmeye gelen öğrencilere anlatıyoruz bölümleri ve üniversitemizi. Alt gelir grubundan olan ailelerin şehir dışına öğrenim için çocuklarını gönderebilmeleri külfet iken, yanı başınızda sadece otobüs parasını vererek ve hatta Erasmus ile yurtdışında, Farabi ile yurtiçinde farklı bir üniversitede hem de burslu olarak 1 sene boyunca okuma imkanı ile aileden uzakta okumayı da tatma şansını değerlendirsinler diye. Ancak bu gezilerde en popüler sorular “iyi de bu bölümü okuyunca iş bulabilecek miyim”, “ne kadar maaş kazanırım”, “nerelerde çalışırım”… Bilinç olarak çocuklara aşılanmış kalıp sorular. Oysa NASA’ya malzeme geliştiren bir mühendis diplomasının tek bir yerde onun da kız isterken sorulduğundan bahsediyor. Sadece diploma yetmiyor. Öğrencilik harika bir süreç istediğiniz yere gidip bu sıfatla istediğiniz soruyu sorabiliyorsunuz. Yabancı dil, programlama dilleri, bilgisayarda temel programlara hakimiyet kadar örneğin bizim alanımızda bir çizim programını da bilmek şart. “Sen sadece diplomanı al, eee bana iş bulursun” demiştiniz. Dünyanın hiçbir yerinde iş garantili eğitim verilmiyor. En iyi üniversiteden mezun da olsanız işverene diplomanız kazandırmıyor, siz kazandırıyorsunuz ve kazan kazan politikası her yerde.

Gönüllü olarak yer aldığım burs mülakatlarında bir sene her öğrenciye aynı soruyu sordum. “Neden üniversite okuyorsun”. Hatta felsefe bölümünde okuyan öğrenciler hocalarına iletmişler. Bu sorunun çok derin olduğu yargısı ile tanışmak isteyenler olmuş. Farkında mısınız bilmem ama sanki bir sistemin dönmek zorunda kalan bir dişlisiymiş, mecburen bunu yapması gerekiyormuş gibi yapıyoruz pek çok şeyi. Neden, niçin yaptığımızı sorgulamadan. Hep ben odaklı cevaplar arasında “bu devlet beni okuttu, borcum var bu devlete” diyen öğrenciyi hissettirmeden takipteyim. Ülkenin yükselmesi için işte böylelerinden lazım bizlere. O zaman teknolojide de farkı kapatıp öne geçebileceğiz.

Meslek liselerine de gittiğimizde özellikle belli bölümlerde çarpıcı bir sonuç pek çoğu üniversiteyi hedef olarak dahi koymamış ki sınav başvurusunda bulunmamış. Belki de doğru tercihi yapmışlar diyebilirsiniz. Özellikle spesifikleşen alanlar daha fazla uygulama içeriyor ve sanayinin işçi ile mühendis arasındaki boşluğunu gidermeye yönelik bölümlerin sermayesi meslek liseleri. Bilmediklerinden başvuru yapmadıkları beyanı ya da biz yapamayız özgüven eksikliğinin de irdelenmesi gerekir. İyi bir kaynak ya da torna ustası bir tıp doktoru kadar maaş alabilirken, meslek liselerinin memleket meselesi olmaktan çıktığı da ortada. Zaman içinde usta sıkıntımız had safhaya ulaşacak ki şimdiden “duvar ustası bulamıyoruz” diye yakınan pek çok müteahhit var.

Her sene bir öğrencinin Mühendislik Fakültelerinde yıllık maliyeti devlete 10 bin TL’yi, aileye maliyeti ise şehir dışında okutuyorsa aylık 500 TL’yi bulurken (okul uzarsa harç ödemek zorunda kalıyor, yurt maliyeti artıyor vs) değerlendirildiğinde milli gelir ziyan olmasın lütfen. Rehberlik hocaları ve velilere doğrudan değil dolaylı olarak iş düşüyor. Nihayetinde 18 yaşına gelen çocuklara sadece “bir şeyleri söyleyebiliyoruz”. Birbirlerinden çok daha fazla etkileniyorlar. Bölümler arasında dahi bu geçiş süreci çok farklılık gösterebiliyor ve genel gözlemim yüksek puanla alan bölümlerde bu süre ya yok ya da çok daha kısa. İkinci öğretimlerde de harç ücreti nedeniyle olsa gerek puan daha düşük olmasına rağmen çok daha keyifli geçiyor dersler. İlgi de başarı da çok daha yüksek. Meslek Lisesinde üniversite hedefi olmayan öğrenciler gibi öğrenciler mi bizimkiler de diyorum ama üniversitenin pek çok bölümünde başarılı isimler de mevcut. Yeni bir bölüm olmanın emeklemek, yürümek gibi zorluğu budur belki de. Bu sene aramıza katılanlarla neler yaşayacağız bakalım. Hayırlısı…

Hilal CAN

 

 

YORUMLAR

Son Haberler